← Tüm Haberler
EKONOMİ Dünya Gazetesi · 25.07.2026 00:00

Gücünü içeriden alan Türkiye

İthalat bağımlılığını yönetmekten yerli kapasiteyi güçlendirmeye uzanan dönüşüm, Türkiye’yi küresel şoklara karşı daha dirençli hale getirecektir. Türkiye, bu dönüşümü gerçekleştirecek tarımsal üretime, biyolojik kaynaklara ve sanayi altyapısına sahip. Değişen küresel koşullar artık bir sonraki stratejik adımı düşünmemizi gerektiriyor.

Gücünü içeriden alan Türkiye
Novonesis Türkiye Ülke Müdürü PINAR TUNÇKOLKüresel enerji piyasaların­da son yıllarda yaşanan gelişmeler bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Enerji fiyatla­rındaki sert dalgalanmalar artık geçici bir sorun değil, ekonomik hayatın kalıcı unsurlarından bi­ri.Jeopolitik gerilimler ve teda­rik zincirlerindeki kırılmalar yal­nızca enerji maliyetlerini yük­seltmekle kalmıyor; lojistikten sanayiye, gübreden gıdaya kadar uzanan geniş bir değer zincirini doğrudan etkiliyor. Türkiye açı­sından bu dalgalanmaların etkisi, enerjideki yüksek dışa bağımlılık nedeniyle çok daha yakından his­sediliyor.Ülkemiz, ham petrolünün yüzde 75’ini, LPG’nin ise yaklaşık yüz­de 80’ini ithal ediyor. Üstelik ta­rımsal üretimin en önemli girdi­lerinden biri olan gübrede dışa bağımlılık da yüzde 70-80 seviye­sinde bulunuyor.Dolayısıyla kü­resel piyasalardaki her fiyat ha­reketi; ulaşımdan üretim mali­yetlerine, tarımsal verimlilikten tüketici fiyatlarına ve ihracat re­kabetçiliğine kadar ekonominin her alanına doğrudan yansıyor. Bu tablo, enerji güvenliğinin artık yalnızca ihtiyaç duyulan kaynağa kesintisiz ulaşabilmekten ibaret olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Asıl mesele ise dışa bağımlılığın enflasyon, cari denge, üretim ma­liyetleri ve ekonomik büyüme üze­rinde yarattığı baskıyı ne ölçüde azaltabildiğimiz.Arz güvenliğinden ekonomik dayanıklılığaTürkiye, son yıllarda tedarik kaynaklarını çeşitlendiren politi­kaları, yeni altyapı yatırımları ve esnek politika araçları sayesin­de enerji arz güvenliği konusunda önemli bir temel oluşturdu. Küre­sel piyasalardaki sert hareketlerin daha kontrollü yönetilebilmesi, ülkemiz açısından son derece de­ğerli bir kazanımdır.Ancak deği­şen küresel koşullar artık bir son­raki stratejik adımı düşünmemizi gerektiriyor. Kısa vadeli dalgalan­maları yönetmenin ötesine geçe­rek, bu dalgalanmaların ekonomi­ye taşındığı kanalları daraltmamız şart. Enerji ithalatına olan bağım­lılığın kademeli olarak azaltılma­sı; enerji sisteminde öngörülebi­lirliği güçlendirebilir, enflasyonist baskıların sınırlandırılmasına katkı sağlayabilir ve sanayinin kü­resel fiyat hareketlerine karşı da­yanıklılığını artırabilir.Tam da bu noktada biyoeko­nomi, Türkiye’nin mevcut enerji politikalarını tamamlayabilecek güçlü bir fırsat alanı olarak öne çı­kıyor. Biyoetanol, biyodizel ve bi­yogaz gibi yerli çözümler; fosil ya­kıtlara bağımlılığın azaltılmasına, kaynak çeşitliliğinin artırılması­na ve Türkiye’nin kendi üretim gü­cünden daha fazla değer yaratma­sına imkân tanıyor.Türkiye’nin tarımsal gücü, enerji gücüne dönüşebilirTürkiye’nin en önemli avantaj­larından biri de sahip olduğu güçlü tarımsal üretim kapasitesi. Dün­yanın yedinci büyük, Avrupa’nın ise en büyük tarım üreticisi olan Türkiye; üretim hacmi ve ürün çe­şitliliği bakımından çok büyük bir potansiyele sahip. Bu potansiyelin ölçeğini somut rakamlar da açıkça gösteriyor: Türkiye yılda yaklaşık 9 milyon ton mısır ve 19-20 milyon ton buğday üretiyor. Ülkemizin dönüştürülebilir biyokütle kapa­sitesi ise yaklaşık 45 milyon tona ulaşıyor. Bitkiler, tarımsal kalın­tılar ve organik atıklar doğru tek­nolojilerle değerlendirildiğinde enerji, yem, malzeme ve yeni nesil sanayi girdilerine dönüşebiliyor.Gıda veya enerji arasında seçim yapmak şart değilBurada söz konusu olan, gıda üretimi ile enerji üretimi arasında bir tercih yapmak değil. Planlı ta­rım uygulamaları, daha etkin arazi kullanımı ve kaynakların verimli yönetilmesiyle gıda ve yem güven­liği korunurken tarımsal üretimin enerji dönüşümüne de katkı sağ­laması mümkün.Mevcut biyoküt­lenin ve organik atıkların değer­lendirilmesi ise ilave tarım arazi­sine ihtiyaç duyulmadan yeni bir ekonomik değer yaratabiliyor. Bi­yolojik çözümler, besin kullanım verimliliğini artırarak ve toprak sağlığını iyileştirerek tarımsal üretimin küresel girdi fiyatlarına karşı daha dayanıklı hale gelmesi­ne de katkı sunuyor. Böylece aynı üretim alanından daha fazla de­ğer elde edilen; gıda, yem ve enerji ihtiyaçlarını birlikte ele alan daha bütüncül bir yapı kurulabiliyor.Enerji ithalatında 10-15 milyar dolarlık potansiyelBiyoyakıt ve biyogaz çözümle­rine odaklanan bir dönüşümün Türkiye açısından sağlayabilece­ği sonuçlar son derece somuttur. Novonesis’in paylaştığı verilere göre yerli çözümlerin yaygınlaş­tırılması, enerji ithalatında 10-15 milyar dolarlık bir azalma potan­siyeli taşıyor.Aynı dönüşüm, ta­rım ve sanayi değer zincirlerinde 100 binden fazla potansiyel istih­damı destekleyebilir ve yıllık yak­laşık 2,5-3 milyon ton karbondi­oksit azaltımı sağlayabilir. Bu ra­kamlar, biyoçözümlerin yalnızca çevresel bir dönüşüm aracı olma­dığını gösteriyor. Enerji ithalatın­daki bu olası azalma cari dengeyi doğrudan desteklerken, yerli kay­naklara dayalı üretim çiftçiler için yeni gelir alanları, sanayi için ise çok daha öngörülebilir bir maliyet yapısı oluşturabilir.Tarımsal kalıntıların ve organik atıkların ekonomik girdiye dönüş­mesi, yaratılan değerin ülke için­de kalmasını ve farklı sektörlere yayılmasını sağlayacaktır. Ener­jide sağlanacak daha istikrarlı bir yapı; yalnızca yakıt tedariki­nin kesintisizliği ile sınırlı değil.Enerji sisteminde öngörülebilir­lik; üretim maliyetlerinin küresel fiyat hareketlerinden daha az et­kilenmesi, enflasyonist baskıla­rın sınırlandırılması, üretim ma­liyetlerinin daha yönetilebilir hale gelmesi ve ihracatçıların rekabet gücünün korunması anlamına ge­liyor. Dolayısıyla biyoekonominin yaratacağı bu katma değer, yalnız­ca enerji sektöründe değil, ekono­minin tamamında güçlü bir şekil­de hissedilebilir.Sıfırdan başlamak gerekmiyorBu dönüşümün en önemli avan­tajlarından biri de her alanda sıfır­dan ve yüksek maliyetli altyapılar kurulmasını gerektirmemesi. Tür­kiye’nin mevcut yakıt sistemlerine biyoetanolün E10, biyodizelin ise B5 oranında harmanlanması, ila­ve büyük altyapı yatırımlarına ih­tiyaç duyulmadan hemen uygula­nabilecek seçenekler arasında bu­lunuyor.Bu oranların orta ve uzun vadede kademeli olarak artırılma­sı; ithalat bağımlılığının azaltıl­masına, arz güvenliğinin güçlen­dirilmesine ve enerji sisteminde öngörülebilirliğin artmasına katkı sağlayabilir. Kademeli geçiş, hem sistemin uyum maliyetlerini sınır­lı tutabilir hem de piyasanın dönü­şüme daha sağlıklı biçimde adapte olmasını mümkün kılabilir.Biyoçözümler, mevcut kaynak­ların çok daha verimli kullanılma­sını da sağlıyor. Örneğin bir mısır tanesinin yaklaşık yüzde 70’ini oluşturan nişasta etanol üretimin­de, yüzde 10’luk protein bölümü hayvan yeminde, yüzde 4’lük yağ bölümü yenilenebilir dizel üreti­minde ve lifli bölümü ileri nesil ya­kıtlarda değerlendirilebiliyor. Ha­sat sonrasında geriye kalan sap ve koçan da atık olmak zorunda değil. Bu kalıntılardaki selüloz ve hemi­selüloz biyokütle bazlı yakıtların üretiminde, lignin ise tesislerde ısı ve elektrik sağlanmasında kullanı­loyor. Böylece tarımsal üretimin yalnızca ana ürünü değil, farklı bi­leşenleri ve yan ürünleri de ekono­mik değere dönüşüyor.Daha öngörülebilir bir maliyet yapısıBiyoçözümlerin sağladığı is­tikrar enerji ve tarımla da sınır­lı kalmıyor. Ambalaj, tekstil ve te­mizlik ürünleri gibi günlük haya­tın önemli parçaları büyük ölçüde petrokimyasal girdilere dayanı­yor. Bu girdilerin önemli bölümü­nün ithal edilmesi, sanayi üreti­mini ve ihracatı küresel fiyat ha­reketlerine tamamen açık hale getiriyor. Biyolojik süreçlerin ve yenilenebilir girdilerin daha faz­la kullanılması, performanstan ödün vermeden fosil bazlı ham­maddelere bağımlılığın azaltılma­sına katkı sağlayabilir.Bu da fiyat dalgalanmalarına maruz kalma düzeyinin düşürül­mesi, üretim maliyetlerinde daha fazla öngörülebilirlik ve ihracat rekabetçiliğinin güçlenmesi anla­mına geliyor. Dolayısıyla içeride­ki biyolojik kaynakların hareke­te geçirilmesi yalnızca enerji arzı­nı çeşitlendiren teknik bir çözüm değildir. Tarımı, sanayiyi, istihda­mı ve dış ticareti birlikte etkileyen bütüncül bir ekonomik dayanıklı­lık yaklaşımıdır.Bu yaklaşım, Türkiye’nin mev­cut enerji politikalarında bir yön değişikliği anlamına gelmiyor. Aksine, bugüne kadar atılan doğ­ru adımları koruyar
📤 Bu haberi paylaş: 𝕏 f 💬 in